Adresimiz değişti! Yeni sayfaya yönlendirileceksiniz. Yönlendirme başlamazsa lütfen şu adresi ziyaret edin!
http://yonetimnotlari.com

5 saniye içinde yeni adresimize yönlendirileceksiniz.


Hayat Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dedikodu kazanı!

Tüm örgütler temelde belli bir amaç için biraya gelmiş birden fazla birey ya da birimin oluşturduğu yapılardır. Bu yapının faaliyet gösterebilmesi ve amaca yönelik ortak işler yapabilmesi için belirli bir düzende yapılanması, örgütlenmesi gerekir.

Drucker'ın tanımıyla bir örgütler topluluğu içinde yaşıyoruz. Kaçınılmaz olarak bir ya da daha fazla örgütün içerisindeyiz ve o veya bu şekilde örgütün içerisindeki psikolojiden etkileniyor, davranışlarımızı ona göre düzenliyoruz.

Örgütlerin hepsinde genellikle hiyerarşi ağaçları olarak resmedilen organizasyon yapıları var. Klasik organizasyon, matris organizasyon, dikey yapı, yatay yapı gibi farklı formel organizasyon yapılarından bahsetmek mümkün. Ancak yazımızın ana konusunu bu formel organizasyondan ziyade, formel olmayan, daha Türkçe ifade ile biçimsel olmayan organizasyon oluşturacak.

"Biçimsel olmayan organizasyon, işletmelerde temel üretim unsurlarından biri olan insanı temel alır.
Organizasyon kavramının tanımında insanın var olduğu göz önüne alındığında her biçimsel organizasyon içinde veya her işletmede, biçimsel olmayan organizasyonun varlığından söz edilebilir.
Biçimsel olmayan organizasyon, bir işletmede ya da bir çalışma ortamındaki insanların birbiriyle iletişimi ve etkileşiminden doğan bir toplumsal ilişkiler ağıdır."


Neme lazımcılık mesleği


Daha önce Yavuz Sultan Selim zamanından güzel bir anekdotla "Neme Lazım" demenin uzun vadede nasıl sonuçları olabileceğini paylaşmıştım.

Biraz daha konuya girelim ve özellikle iş hayatına yeni girecek arkadaşların nelerle karşılaşabileceklerine dikkat çekecek belli başlı insan tiplerine biraz daha yakından bakalım. Yazmaya başlamadan önce defaten adını geçirip kulaklarını çınlattığım Osman Hocamı bir kez daha anayım. Çünkü yazının esin kaynağı da, kısmen bilgi kaynağı da o. Osman Ata Ataç'ın "Yöneterek, Yönetilerek Yaşamak" kitabını kaç kez önerdim hatırlamıyorum ama o kadar keyif alıyorum ki hem bu bloğu okuyanlara, hem iş arkadaşlarıma, hem de yeni gelen tüm stajerlere ısrarla önermeye devam ediyorum.

İş hayatı, çok çeşitli insanla bir arada yaşamak zorunda olduğumuz ve insan sarraflığına en çok ihtiyaç duyacağımız yerlerden birisi. Birçok olumlu ve iyi insanla karşılaşacağımız gibi birçok olumsuz ve hatta "kalleş" adamla çalışmak zorunda kalmamız da olası. Kimin iyi kimin kötü olduğunu ayırt etmek çok kolay bir iş değil ve belki biraz Allah vergisi yetenek, biraz da kazık yemişlik, yani tecrübe gerektiriyor.

Yönetmek ya da yönetememek


Yönetimin nasıl olması gerektiği, hatta yönetimin ne demek olduğu ile ilgili geniş bir yazın yığını var. Herkes başka açılardan iyi bir yöneticide, ya da şimdiki daha moda tabiriyle, liderde olması gereken özellikleri listeliyor. Ben bu listelerin hiçbir işe yaramadığını, dahası gerçeği de hiçbir şekilde yansıtmadığını düşünüyorum.

Daha önceki liderlik yazımda nedenlerini yazmıştım. Bu tip listelerin okuyana efektif bir faydası olmadığı gibi, içerikleri de genellikle gerçeği değil, insanların kafasında şekillenen ideal "kahraman" profilini yansıtır. Anlayışlı, empati kurabilen, açık fikirli, katılımcı, karizmatik, paylaşımcı, demokratik, iyi dinlemeyi bilen, problemlere çözüm yaklaşımı sağlayan filan filan. Bu listelerde yazan birçok özelliğe hiç ama hiç sahip olmadığı halde üst düzey yönetimlerde bulunanlar olduğu gibi, tamamına sahip olmak da yönetici ya da lider olabilmenizi sağlamaz.

Hayat insana hergün birkaç ders veriyor. Son günlerde de hayat tarafından çok yoğun bir eğitime tabi tutulduğumu ve final haftası gibi, üstüste birçok sınava girdiğimi söyleyebilirim. Yaşanan anın heyecanı, duygusal tepkileri veya sıkıntısı geçtikten sonra olanları süzüp, kendini kandırmadan ve mazeretler bulmadan doğru mesajları çıkarmanın çok ama çok önemli bir özellik olduğunu düşünüyorum. Bunu geliştirmek için de kendi kendime çaba içerisindeyim.

Kariyer için ne eksik ?

Hepimiz iş hayatında başarının ve kariyerin peşindeyiz. Herkes için daha yüksek mevki daha fazla mutluluk anlamına gelmese de , en azından emek vermek, bu emeğin karşılığı olan keyfi ve başarıyı tatmak kişisel olarak hedefimizdir.

Önümüzde bir hedef varsa ve biz bir sebeple buna ulaşamıyorsak neyin eksik olduğunu sormaya başlarız. Yaşım mı genç, tecrübem mi yeterli değil, yabancı dil mi yok, kadromu müsait değil, amir mi felaket, kişisel huzur mu yok, çalışmaya niyet mi yok, artık hangisiyse. Cevaplara göre de kendimizi yetiştirmeye ve açıkları kapatmaya gayret ederiz. En azından kendisinin farkında olan ve sürekli gelişime inanan birinin bu düşünme şeklinde olması gerekir.

İnsanların en zayıf oldukları noktalardan biri, kendi durumlarının farkında olmak ve kafalarındaki hedef için neye ihtiyaçları olduğunu kestirmektir. Bunu yapabilen sınırlı sayıdaki insanı ise bir sonraki problem bekler;

Kaptanın Seyir defteri...



Hayat yolculuğu garip, bir o kadar da gizemli. Hep duraklara kafayı takıp yolculuğun kendisini kaçırıyoruz. Harika bir yelkenli ile bir sonraki durağa giderken aceleden denizin, kuşların, yunusların, rüzgarın ne kadar harika olduklarını görmüyoruz bile.

Acılar, sıkıntılar da var yolculukta elbette. Fırtınalı günler de oluyor, sakin ve güneşli günler de. Bazen aylarca sürüyor fırtına, bazen gün içinde kısa yağmurlar yağıyor.Ama nasıl olursa olsun ve nerede biterse bitsin yolculuğun kendisi anlamlı aslında.

Her kaptan sadece yolculuklarında öğrenir hayatla ve denizle ilgili öğrenilmesi gereken ne varsa ve fırtına görmemiş adama kaptan demezler. Denizin o en haşin olduğu anlarda sabretmek ve elinden geleni yapmak, hemen sonrasındaki güvenli limanda harika bir huzur bırakır insanın kalbinde.

Kaptanlar bilir ki deniz oyuna gelmez. Her zaman istediğiniz istikamete doğru gidemezsiniz. Tıpkı hayat gibi, denizde kendisine uydurur adamı. Düz bir çizgiyle değil de, bazen zigzaklarla bazen geniş bir eğri ile ulaşabilirsiniz limana. Ve her limanda sıkılır deniz aşığı, bir sonraki yolculuk için sabırsızlanmaya başlar.  Gerçek kaptan fırtınadan değil, rüzgarsızlıktan korkar zaten. Hep aynı yerde kalmaktan. Başka birine biad edip seyri bırakmaktan korkar.

Sen benim kim olduğumu biliyor musun?




Osmanlı neden bir zamanlar büyüktü ve bizden neden bir şey olmaz bir anekdotla açıklayayım; mevkisinin, makamının, malının kimden geldiğini unutan herkese gelsin:

Süleymaniye Camiinin inşaası sırasında bir ermeni usta, yanlış duvar yapması sonucu, Kanuni tarafından cezalandırılır. Ermeni usta, sultandan şikayetçi olur. Kadı, ikisini de huzuruna çağırır. Kanuni ve usta, kadının karşısında ayakta beklemektedirler. Karar açıklanır: "Kısas!" yani Kanuni de aynı şekilde cezalandırılacaktır. Ermeni usta, adalete hayret eder ve:
-"Madem dininiz bu kadar adil, hem davamdan vazgeçiyorum hem de müslüman oluyorum" der. Davadan sonra Kanuni, kadıya: -"Eğer ben padişahım diye benim lehimde bir karar verseydin, seni bu kılıcımla öldürürdüm" der.  Kadı, oturduğu minderin altından bir hançer çıkarır ve : -"Sultanım siz de eğer 'ben padişahım' diye kararıma itiraz etseydiniz ben de bu hançeri sizin kalbinize saplardım..."

Sahip olduğu geçici makamı kendinden zannedenler, vekil oldukları halde asıl'a hizmet değil ukalalık yapanlar, adam kayırmayı, insanlara mevkilerine göre davranmayı bilgelik zannedenler her dönemde vardı. Ama bu aralar arttı mı, bana mı öyle geliyor bilmiyorum.


Bu dünyada mevki, makam artarsa rahatlık değil sorumluluk ve sıkıntı artar. Aksi oluyorsa ya sistemde ya adamda bir problem vardır...

Eğlenceli İş Alanları Yaratmak

İşyerinde mutluluk deyince neden sürekli zıplayan insan fotoları çıkyor bunu da anlamadım. Çok mutlu olduğum an oldu hayatta ama hiç zıplamadım sevinince... :)


Sanırım günümüzde başarının sırrı, farklı düşünmek, kalıpları yıkmak ve büyüklerimizden öyle gördüğümüz için sorgulamadan kabul ettiğimiz bazı değerleri yıkmaktan geçiyor. En azından yeni fikirler ve yaratıcı çözümler üzerinde çalışmak zorunda olan bir sektörde iseniz durum kesinlikle böyle.

İş yerlerinin belirli bir ciddiyette ve, bir bakış açısıyla, sıkıcılıkta olması gerektiği de bu kabullerden biri.  Yazılı bir kural olmasa da yetişkin olmanın insana her nedense bir sıkıcılık ve resmiyet getirmesi gerekt.iğine inanıyoruz sanırım. Aksi tüm davranışlar çocukça, ya da ciddiyetsiz olarak nitelendirilip dışlanıyor. Kim daha somurtkan ve ciddi ise ona karizma ve saygınlık yüklüyoruz. Küçük mutluluklarımızı kaybediyor, iş dünyasının boğucu problem yumağının içinde geçiriyoruz günlerimizi.

Şurası bir gerçek ki, kapitalist sistem pek insanca değildir. Odağa para, para ve daha çok parayı koyduğunuz anda insanı kısa sürede derin bir depresyona sokacak kadar sıkıntı yaşamaya başlarsınız. Çünkü her ne kadar bize çok doğru ve normal gelse de, maddi kazanca odaklı yaşamak insan ruhuna aykırıdır. Bugün bütün işletmeler, "kar maksimizasyonu", "maliyetleri düşürme", "daha verimli çalışma" gibi konulara kendilerini vermiş görünüyorlar. Görünüyorlar diyorum, çünkü birçoğu aslında tam olarak ne yaptığını ya da yaptığının yukarıdaki hedefler için ne işe yaradığını bilmiyor.  "Standartlaştırma" kavramı bir başka güncel trend. 10 toplantının 9'unda ya da 100 eğitimin 99'unda bundan bahsedilir bir şekilde ve sürekli olarak standartlaştırmanın öneminden, ne kadar kritik olduğundan, yapılırsa ne gibi faydaları olduğundan söz edilir. Bu öyle birşey ki, birkaç toplantıdan sonra "Ulan herhalde bizde hiç standartlaşma yok" diye, kendinizi sorgulamaya başlarsınız.

Şimdi aksi tarafından düşünelim ve şu teorileri ortaya atalım:

ATAM İZİNDEYİZ!

80 sene oldu atam ama biz hala izindeyiz. İzin bir bitse, çalışmaya başlasak olacak ama olmuyor işte. Sürekli izindeyiz.

Türkler şöyleydi, böyleydi diye beylik laflar etmek istemiyorum. Geçmişle övünmenin bugüne faydası yok çünkü. Ama Türk milletinin bilebildiğimiz tüm tarih kayıtlarında ele geçirildiğini, buyruk altına alındığını, sömürüldüğünü gösteren hiçbir yazı yok. İlk defa oluyor bunlar. İlk defa sistemli ve kararlı çalışmalar Türk milletinin en karakteristik özelliklerini çözmeyi ve bu çözelti içinde teker teker ayrıştırmayı başarıyor gibi görünüyor.

Bakın ne demişti Napolyon Türkler için bir zamanlar:

Sıkıntı Üzerine...

Bazen tüm dertler sıkıntılar üstüste gelir, aman vermeden insanın üstüne üşüşür hayat. Nefes alamaz, düşünemez olursun. Çok öğüt dinlersin bu zamanlarda ama kaza gelip çattığında en güzel sözler de en tatlı nameler de geçer gider kulaklarından. Duyarsın ama anlamazsın. Bakarsın ama görmezsin. 
 
Can elbet sıkılacak bu hayatta. Herşey zıddı ile mümkün olduğu için sıkıntı olmadan mutluluk ve ferahlamanın da tadı olmaz. Ve tecrübeyle sabittir ki, esas dert ve sıkıntıdan birşeyler kalır insana. Yanarak pişer elma gibi, ancak onunla olgunlaşır ve büyür. Gel gör ki aciz insan sıkıntının içindeyken bunların hiçbirinin faydası dokunmaz ona. Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi görünür dertler.
 
Canım yandımı Mevlana’ya koşarım ben. Acı ve sabır ehlidir. Anlar gönül halinden çünkü. Bakın neler demiş, sıkıntı üzerine: 
  • Sıkıntılar, çileler ocağın posayı gümüşten ayırması içindir. İyi ve kötünün imtihanı; altının kaynatılıp, tortunun üste çıkmasıdır.
  •  Kimde dert varsa o koku almış, dermana ermiştir. Kim daha çok uyanıksa, derdi daha fazladır.
  •  Her ağlamanın sonu gülmektir.
  •  Akarsu nerdeyse orası yeşerir. Gözyaşı varsa rahmet gelecektir.
  • Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam Yaratıcı’nın emri ile tesir eder. Allah dilerse bizzat gam ve sıkıntı sana neşe bile olabilir. 
  • Gam ve kederin anahtarı sabırdır. Endişe etmekten sakın, sakin ol. İlacın başı perhizdir. Düşünce ve mantık perhizi yap ki, can kuvvetini göresin. Kaşınmak uyuza ilaç olmaz, sadece kaşıntıyı artırır. 
  • Başına gelen eziyetler artıyor değil mi? Buğdayı başak olsun diye toprağa attılar. Değirmende un olsun diye ezdiler. Ekmek oldu. Dişleri ile ezdiler. Ezil ki; can olasın. Can veresin!..
  • Rahmet ağlamalara bağlıdır. Kul ağladı mı rahmet denizi dalgalanmaya başlar. Dal, ağlayan buluttan yeşerir. Mum ağladıkça aydınlık artar!..
  • Dert; Allah’ı gizlice anmana vesile olacaksa tüm dünya malından yeğdir. Dertsiz dua soğuktur. Dertli dua gönülden, aşktan gelir. Sabır; sıkıntıların anahtarıdır.
  • Gamdan sevinmeye çalış.Gam,vuslat tuzağıdır. Bu yolda aşağıya düşüş aslında hakikâte yükseliştir. Gam bir hazinedir. Senin zahmet ve meşakkât çekişinse maden.Gam derdine düşen, madeni kazmaya başlamıştır. Azimle kazan kişi, ulaşır defineye.

Paranın satın alamayacağı hiçbirşey vardır!


Öncelikle belirteyim; başlık kasten çarpık. Başlık dediğin içeriği yansıtmalı çünkü ve bahsedeceğimiz içerik de bir çarpıklığı anlatıyor.

Ne için çalışıyoruz yazısında biraz bahsetmiştim. Günümüz dünyası hayat amacı olarak parayı almamız gerektiğini ve ona sahip olursak herşeye, olmazsak hiçbirşeye sahip olamayacağımızı iliklerimize kadar işleyip duruyor. Ancak Aristotalesin sözlerine, Sokrates'in felsefesine, Sokrates'ten sonra öğrencisi Platon'un onun ağzından yazdığı "Devlet" kitabına bakacak olursak bu son 4-5 bin yıldır böyle.

Ortada bir tez varsa doğrulamak gerek. Para ile neleri satın alabileceğimize ve alamayacağımıza bir bakalım;

1 MAYIS

İşletmecilikle, yöneticilikle ilgili kendi çapımda çok şey yazdım şimdiye kadar. Ama şimdi işletmenin esas "iş" yapan kısmıyla, işçilerle ilgili birşeyler söyleme zamanı.

Söze büyük üstad Nazımla başladık. Ruhu şad olsun...

Bugün 1 Mayıs, İşçi bayramı. Bu konuda kafama takılan canımı sıkan pek çok nokta var ama ilk olarak işe neden 1 Mayıs işçi bayramı ve işçiler hangi aşamalardan geçip bugünlere gelmiş onu yazarak başlayalım:

"İlk kez 1856'da Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar bir yürüyüş düzenlendi.
 

1 Mayıs 1886'da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bıraktı. Chicago(Şikago)'da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katıldı.
 

Eğitim olanakları


İnternet hayatımıza çok şey kattı, çok şey de aldı. Ama tartışılmaz bir gerçek olarak birçok konuda hayatın akışını geri dönülemez biçimde değiştirdi. Artık bilgiye ulaşamamak gibi mazeretimiz yok. Bilgi sahibi olmakla da çok övünülecek taraf kalmadı çünkü isteyen herkes hemen hemen her bilgiye erişebiliyor artık.

Bir önceki yazıda eğitimin içeriğinden ve kullanım şeklinden bahsedip sonra bu konudaki fırsatları belirteceğimi yazmıştım. Ara ara bu başlığa dönüp eklemeler yapmayı da düşünüyorum. Ancak maalesef imkanların hemen tamamı İngilizce bilmeyi hem de iyi derecede bilmeyi zorunlu kılıyor. İnternette en geniş bilgi/kaynak her zaman İngilizce dilinde maalesef ve Türkçe eşleniklerini bulmak pek kolay değil. Umarım birilerine faydası olur:

Eğitim! Ama nasıl ve nerede?

Eğitim artık önemli konular arasından çıktı, olmazsa olmaz konular arasına girdi. Rekabetin can yaktığı iş dünyasında lise mezunları çoktan tarih olurken yerini mutlaka üniversite mezunu olma gerekliliği almıştı. Sonra buna yabancı dil zorunluğu eklendi. Ardından yükseklisanslı olanlar öne çıkmaya başladı ve MBA kültürü de virüs gibi yayılınca artık yükseklisans yapmamış insan sayısı da hızla azalıyor. Ya da yapanların sayısı büyük bir hızla artıyor demek daha doğru olur. Yakın gelecekte doktorası olmayanların işe alınmadığını görürsem şaşırmam sanırım.

Kişisel olarak gelişsem mi?



Kişisel gelişim alanı çoktan dünya çapında bir endüstri haline geldi. Popüler kültürün birçok konusunda olduğu gibi çıktı, amacın çok ötesine geçmiş durumda. Sağlıklı bir işleyişte değerli fikirleri olan birinin bunları kitaplaştırması, insanlara yardımcı olmak amacı ile deneyimlerini ve bilgilerini paylaşması ve eğer iyise bunun sonucunda para ve ün kazanması gerekir. Ama sonuç para ve ün olunca sonuca ulaşmak içeriğin her zaman önüne geçer. Kitapçılarda uzun zamandır kişisel gelişim kitapları için ayrı ve büyük bir reyon bulunuyor. Ama binlerce yıllık insanlık tarihinde kişisel gelişim neden bu yüzyılda birden çoştu acaba? Daha önce kişisel gelişim önemsiz miydi? İnsanlar kendilerini geliştirmeye çalışmıyor muydu?

Bu sorunun cevabını ararken kendimi içinde bulunduğumuz yüzyılın şartlarını öncekilerle karşılaştırırken buluyorum. 21. yüzyıl öncesinde insanların bilgi sahibi oldukları alanlar görece çok daha azdı. Nüfus daha düşüktü ve ekmek için yapmanız gereken mücadele daha azdı. Ayrıca dalgalı bir seyir izlese ve batıl kısımları olsa da manevi tatmin daha fazlaydı. İnsanlar daha çok şeye inanıyor ve daha az şeyi sorguluyorlardı. Bu yüzyılda bilgi o kadar çeşitli ve detaylı ki, örneğin, fiziğin tek bir dalında bile uzman olmanız için ömrünüzü adamanız gerekiyor. Eski zamanın insanlarından bahsedilirken duymuşsunuzdur; kendisi fizik, matematik, biyoloji, astronomi ve tıp ilimlerinde ilerideydi filan diye. Artık duyamazsınız.

Kendime not

İki yazı önce, ateşten bahsederken hayatın önceliklerini sorgulamış ve asıl değerli olanın genelde peşinde koştuklarımız olmadığını söylemiştim.

2 gün önce canımı fena acıtan sıkıntı bulutu çok şükür dağıldı. Ama gitmeden önce bende bir sürü soru, birkaç cevap ve bir önemli ders bıraktı. Ben insana sıkıntı veren şeylerinin tümünün bir amacı olduğuna, sonu kötü de görünse aslında başka bir açıdan hayıra götürdüğüne inanmaya çalışıyorum. İnanıyorum diyemiyorum çünkü sakin havada bunları söylemek kolay da, fırtınanın içinde pek öyle olmuyor. Ama neticede her sıkıntı bizde güzel bazı değişiklikler de bırakıyor. Acziyeti anlamak, kibirden uzaklaşmak ve peşinen hüküm vermemek gibi.

Akşam internette geleneksel amaçsız dolanma işimi yaparken Şems cevabı verdi bana. Ben de paylaşmak istedim:

"Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?"   Şems-i Tebrizi

Zaten kendisi tokat gibi cevapları ve eğilmez bükülmez kişiliğiyle çok önemlidir benim için. Karakterine uygun davrandı dün akşam. Sağolsun... :)

Ateş

Medeniyeti ilerletmiş, önemli teknolojik buluşlara imza atmış olabiliriz. Ama Allah'ın her gün her saniye bize verdiği bazı önemli mesajları almamakta, gerçek değeri anlamamakta ısrar eder insanoğlu.

"Bugün çoğu insan, tüketim ve haz ya da zenginlik ya da şöhret arayan hayatların peşinde…" bu söz kimin biliyor musunuz? Bir de şuna bakın:

"Büyük servet sahibi oldukları için gücü elinde tutan yöneticiler, gençlerin savurganlıklarını yasaklamak ve paralarını harcayıp kendilerini tüketmelerini durdurmak istemiyorlar. Onların amaçları, böyle tedbirsiz insanlara borç vermek ve kendi zenginlik ve nüfuslarının çoğalmasını umarak onların mülklerine el koymak. Para yapıcılar, ellerinden gelen her yere borçlarının zehirli iğnelerini sokmaya devam edecekler."

İlki Aristotales'e, ikincisi Platon'a ait. Neredeyse 2500 yıl önce söylenmiş sözler. Arada geçen zaman diliminde bilebildiğimiz 2 büyük peygamber gelmiş. Neredeyse bütün veliler, düşünürler aynı mesajları vermiş ama anlamamakta ısrar ediyoruz. Hala paranın, mevkinin ya da şöhretin peşinde, genel olarak bir tür şehvetin esaretinde hayatlarımızı ıskalıyoruz.

İnsanların önem verdiği şeyler hayatları boyunca büyük bir hızla değişiyor. Öncelikleri, değer yargıları, yaşama bakışları da öyle. Ama bir gün, hiç beklemediğimiz zamanda olan bir olay, örneğin yakın bir ölüm deneyimi ya da çok sevdiğimiz birini kaybetmek gibi, tüm ezberimizi bozabiliyor ve o güne dek öğrendiğimiz ne varsa bir anda anlamını yitirebiliyor.

Günlerdir hastalığın pençesinde biraz acı çekiyordum. Özellikle geceleri yanıyordum resmen. Doğal olarak bir an önce iyileşmek arzusundaydım. Bir yandan işle ilgili bir yandan evle ilgili meseleler de doğal seyrinde dönüp duruyordu etrafımda. Hayat kendi bildiği gibi oyalıyordu beni.

Sonra bir haber aldım...

Anladım ki 1 haftadır bendeki ateş bedensel ateşmiş ve asıl ateş yanında hiç hükmü yokmuş. Asıl ateş geldimi bedensel ateş 50 dereceye çıksa anlamazmış insan. Ev, iş, para, hayatın rutin meselelerinin tümü incir çekirdeğini doldurmayacak işler olarak geliyormuş bir anda. Hatta bu dünyadaki bütün paralar birleşse ve dahi bir o kadar dahası benim olsa zerre miktarınca faydası olmayabiliyormuş. Bir kez daha bana acziyetimi ve zayıflığımı hatırlattı Tanrı.

Peki ben bunları yeni mi öğreniyorum? Yoo. Daha önce onlarca kez vermişti hayat bana bu dersi ve daha önce onlarca kez bu sonucu çıkarmıştım. Ama her insan kadar aptalım ben de. Anlamamakta ısrar ediyorum.

Bu yazı bu bloğun şimdiye kadar ki çizgisinin ve konularının biraz dışında biliyorum. Ama Hayat ve Felsefe 2/3ünü oluşturuyor başlığın.  Şu an zaten canım yandığından uyup uymamasıyla da pek ilgilenmiyorum. İlerde silerim belki.

Ama kendime not olarak şunu yazmam lazım; sevdiklerine sıkıca sarıl, "aşk"ın peşinden koş sürekli, ne yapıyorsan severek yap ve asla ve asla acziyetini ve zayıflığını unutup böbürlenmeye kalkma. Hayatta bunlardan gayrısı hayalden ibaret.

Neme Lazım!

Kanuni Sultan Süleyman Han, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayâl eder, günün birinde “Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı?” diye derin derin düşünmeye ba şlar. Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahyâ Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahyâ Efendi’ye gönderir.

Mektup kısaca (mealen) şöyledir: “Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” Mektubu okuyan Yahyâ Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma çok uzundur:

 “Neme lâzım be Sultânım!”

 Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultân, bir mânâ veremez. Yahyâ Efendi gibi bir zâtın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünemez. Söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?” Nihayet kalkar, Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar süt kardeşine:

 “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”

 “Sultânım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim.”

 “İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “neme lâzım be Sultânım!” demişsiniz. Sanki “Beni böyle işlere karıştırma” der gibi bir anlam çıkarıyorum.” İşte bundan sonra Yahya Efendi tarihi cevabını açıklar:

 “Sultânım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimâd ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir…”

 Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdîk eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder. Yahya Efendi’ye ise bu tür ikazlardan hiçbir zaman geri kalmaması için tembihte bulunup oradan ayrılır. Bu hadise de böylece tarihe geçer. Mektubun tam ve orijinal nüshası Topkapı Sarayı’nda sergilenmektedir."


Birçok derste ve tartışmada ülkemin durumunun nasıl olup da buralara geldiğini konuşup durduk. Ben yukarıdakinden daha güzel bir açıklama bulamadım...



Eğitim şart mı?

Bir çalışan olarak çalıştığım iş yerlerinde elimin ulaştığı her eğitime katılmaya çalıştım. Hep eğitimin çok önemli olduğunu ve bir işletmenin, eğer değer veriyorsa, çalışanlarını sürekli geliştirmek adına durmadan eğitimler vermesi gerektiğini düşünüyordum.

Dün gece MBA İnsan Kaynakları dersinde Yücel hocamın söylediği bir cümle kafamda bambaşka bir bakış açısı daha oluşturdu. Yücel hoca eğitimin dezavantajlarından bahsediyordu ve daha önce eğitimin bir dezavantajı olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Özetle şöyle diyordu:"Çalışana bir eğitim verildikten sonra, eğer firma içinde bu eğitimin getirilerini uygulayabileceği bir fırsat bulamazsa eğitim çalışanın istek ve motivasyonunda ters etki yapabilir. Buna da eğitim şoku denir."

Demek ki çalışana değer verip eğitim faaliyetlerini önemsemek kadar, gereksiz eğitimler vermemek de önemliymiş. Eğitimden beklentileri ve eğitim sonrası ortamı da iyi hesaplamak gerekiyormuş...

MBA ne değildir?



2012 Eylül ayından beri Bahçeşehir Üniversitesinin Bursa'da açtığı Gelen İşletme MBA eğitimine devam ediyorum. Birçok insanın da içeriği, anlamı, değeri kestirmeye çalıştığını, merak ettiğini biliyorum. Bakalım neler anlamışım;

İngilizce "Master of Business Administration" kelimelerinin baş harflerinden oluşan ve İş yönetimi master eğitimi olarak çevirebileceğimiz MBA özellikle son 10 - 15 yılın popüler konularından biri. Teoride, işletmecilik eğitimi almamış, iş yönetimi, finans gibi konularda açığı bulunan mühendislere yöneticilik vasıfları kazandırmak ve daha donanımlı yöneticiler yetiştirmek için ortaya atılmış. Amerika'daki tarihi bize göre çok daha eski. Ancak tüm eğitim sistemlerinin başına gelen 2 kaçınılmaz bela bu eğitimin de içinde. Özünde insanın işletmecilik yeteneklerini geliştirmesi için tasarlanan sistem popüler kültürün oyuncağı olmuş ve içeriğinden çok kendisi değerli hale gelmiş. Hem kendi sınıfımdan hem de yakın çevremden görebildiğim kadarı ile katılımcıların önemli bir kısmının içerikle, derslerle ya da hayatlarına ne katabilecekleri ile hiç ilgileri yok. Önemli olan kendilerine avantaj sağlayacağını ve bir getiri yaratacağını düşündükleri diplomaya ulaşmak. Kaçınılmaz olarak sonuç kağıdı amaca dönüşmüş durumda.

Konfor Alanı


İnsan çok uç noktalarda olmadıkça herşeye alışacak şekilde yaratılmış. Ailemize, evimize, her sabah işe gidip geldiğimiz yollara alışıyoruz. Zamanla belirli rutinlerimiz oluşuyor ve birşey gelip müdehale etmedikçe anlamadığımız bir konfor alanı çevreliyor bizi.

Hayatımızda oluşan her önemli değişiklik konfor alanımıza da müdehale demek. Bugün taşınınca anladım ki 7 yıldır oturduğumuz eve, şikayetlerimiz olsa da çok alışmışız. İster istemez, yeni olan daha iyi bile olsa, tedirgin oluyor insan.

Yüksek lisans derslerinde bazı hocalar ilk tanışma konuşmasına bizleri tebrik ederek başladılar. Onlara göre haftasonlarını orada geçirerek kendimize birşeyler katmamız, rahatımızı ve konforumuzu bozmamız önemli bir özellikti. Girişimcilik dersi hocası sadece bunu yapıyor olmamızın bile bizlerin girişimci bir karaktere yatkın olduğumuzu gösterdiğini düşünüyor mesela.

Blogger Tips And Tricks|Latest Tips For Bloggers Free Backlinks